Çocukluğumuzdaki cinsellik
Beş yaşına kadar annemin götürdüğü, Haseki semtindeki Bostan Hamamı ‘ nın kadınlar bölümünde hiçbir şey anlamadan yıkanıp paklandığımız, mahalle aralarında kızlarla oynadığımız bilinçsiz günler sonrası, yavaş yavaş kadın ve erkek bedenlerindeki farklılığı anlamış olmalıyım ki, hamamdaki kadınlar “hanım artık bu çocuğu getirme” dedikleri ve annem de artık götürmediği zaman, bir şeyler hissetmeye başladım. Demek, artık benim kadınların çıplak yıkandığını, göğüslerinin babamınkinden farklı olduğunu anlamam, beni de beş yaşımda kadınlardan ayrı koyuyordu. “Demek ben artık kadınlara yabancıyım ve onların sakındığı bir kişiyim” diye düşünerek epeyce de üzülmüştüm. Kadınlar artık beni çıplak oldukları yerden dışlıyorlardı. O günlerde onlar bana ben onlara yabancılaşmışım gibi geliyordu.
Mahalledeki her doğumdan sonra “kardeşi, yavruyu leylekler getirdi, bacadan içeri bıraktı!!!” hikayeleriyle bizi uyutuyorlar ve günlerce, leyleklere bakıp, kardeşi nasıl taşıyıp, nereden nereye getirdiklerini düşünüp bir türlü de işin içinden çıkamıyorduk.
Bazen kadınların karnı şişer bunun nedenini anlayamazdık. Sonra, “hamile” derlerdi. Bir süre sonra o evden acı acı kadın çığlıkları duyulur, koşuşturmalar olur ve sonunda da bir bebek ciyaklaması gelirdi. O zaman çocuğun kadının karnından çıktığını anlamaya başlamıştık. Ancak, çocuğu oraya da leylek mi getirmişti? Çocuk kadının neresinden çıkmıştı?… gibi sorular hep kafamızı kurcalardı.
Mahallede oyun oynarken ve kim uzağa işeyecek diye sidik yarışı yaparken, erkek çocukların benimki gibi “pipilerinden” işerken, kız çocuklarında pipi olmadığını, onların aynı bölgede, çizgi halinde çatlamış bir yerden işediklerini görünce şaşkınlığım daha da artmıştı. Bu farklılık nedendi, bir türlü akıl da erdiremiyordum. Ben yere düşünce ağladığım zaman “sen erkeksin, erkekler ağlamaz” diye azarlıyorlar, erkek gibi cesur, kuvvetli, aslan ve yücelik anlamında ne kadar söz varsa benim ve erkek arkadaşlarım için kullanıyorlar, kızları ise hep “ayıptır, içeri gir, sen kızsın ” gibi sözlerle adeta aşağılar gibi, onların zayıflığını dile getiren sözlerle azarlıyor veya bizden ayırıyorlardı.
Demek ki biz erkekler kızlardan üstündük, kuvvetliydik, güçlüydük. Velhasıl biz erkekler kendimizi bir şey zannedip, buna göre şartlıyorduk.
Evcilik oynadığımız, bizim baba, onların anne oldukları masum oyunlardan sonra, ilkokulda aramıza mesafeler koydular. Komşu kızları ve okuldaki kızlar ile yavaş yavaş aramızda, aşılması imkansız manevi duvarlar oluştu. Onlara eskisi gibi yaklaşamıyorduk. Günler buharlaşıp, akıp gittikçe, oyun oynadığımız zamanlar geride kaldı, içimizde sebebini anlayamadığımız hisler oluşmaya başladı. Cumbadan bakarken yahut yolda göz göze gelip, selam vermekle vermemek arasındaki, heyecan ve şaşkınlıkla bakıştığımız, yüreğimizin bilmediğimiz sebepten dışarı fırlayacakmış gibi gümbür gümbür attığı, aile ziyaretlerinde uzaktan utanarak bakıp, çekinerek konuşabildiğimiz, düğünlerde bazılarına ancak ellerini tutup dans edebilecek kadar yaklaşabildiğimiz, elimizin ayağımıza dolaştığı “namusumuz komşu kızları”.
Komşu kızlarında, o ilahi platonik aşkın dayanılmaz ilk heyecanlarını duyar, bir bakışlarında, sabahlara dek ne hayaller kurardık. Rüyalarımızda bile, ulaşılmaz güzellikler, en temiz duygular onlar içindi. Düşlerimizde de olsa onları kirletmezdik. Çünkü o şekilde yetiştirilmiştik.
En olmadık zamanlarda ve yerlerde uyanan, etrafa belli etmemek için utanç ve suçlulukla “Allah ‘im şu bir inse ” diye yakaracak kadar bizi zorlayan cinsellik. İnsanı saatlerce uyutmayan, uyurken rüyamızda oluşan, yatak çarşaflarını kirleten yahut karanlık ve gizli köşelerde, kendi kendine dindirmeye çalıştığımız, kahrolası cinsellik! Günah, tabu, ayıp diye beyinlerimize yerleştirilen cinsellik.
Ya o komşu kızları gibi tabu olmayan, fakat büyüklerimiz tarafından daima uzak durmamız hatırlatılan, mahallenin hafifmeşrep kadınları? Çok kırıtarak yürüdüğü ve büyük kalçaları olduğu için kendisine “Kıçı kırık” denilen Saime ile, bir bakışta erkeklerin yüreğini hoplatan ve peşinde koşturan “Hoppa Edibe”. Şen ve sıcakkanlı, mahallenin erkeklerini peşlerinden koşturan, kadınlarını ise kıskançlıktan çıldırtan, uğurlarında zamparalık ve kıskançlık kavgalarının yapıldığı bu kadınlar, rüyalarımıza bir başka şekilde girerlerdi. Rüyalarımızda onlarla ve onların hiç bilmediğimiz cinsel organlarıyla büyük zevkler yaşar, sonra da “cenabet kalmamak” duygusuyla, kış günlerinde bile, kimseye çaktırmama gayret ve utancıyla, yavaşça buz gibi sularda yıkanıp boy aptesti alır, sonra da hasta olurduk.