Kadınların tarih sürecindeki durumları
Tek tük protestolar ve feminizm akımıyla şekillenmeye başlayan baş kaldırmalar, yavaş yavaş erkek penisinin kesilmesi eylemine, kadının erkekleşmesi ve ne yazık ki erkeğin de kadınlaşması olgusuna dönüşüyor. Gelecek galiba daha büyük çatışmalar ve uzaklaşmalar getirecek. Belki de uzlaşmalarla beraber gelecek.
Aiskhylos M.Ö. 500 yıllarında yazdığı bir eserinde kadınların isyan ve eylemini ne çarpıcı dile getirmiş: “Agamemnon, donanmayı düşman sularına götürecek rüzgarın esmesi için, öz kızını tanrılara kurban eder. Kızın annesi Klytaimestra, bunun Öcünü, kocası Agamemnon’u öldürerek alır. Sonra koroya şöyle seslenir. Beni düşüncesiz bir kadın gibi sınava çekmeyin. Övmüş veya kınamışsınız, benim için ikisi de bir. Şurada yatan koca Agamemnon’dur. Cansız bir ceset olmuştur.
Görülen iş, beceren işçiye layık. İşte bu kadar.”
Kadınları isyan ettirmemek lazım.
Esasında gönül dünyamızda kadınlara en özgün değerleri vermişiz, onlar için ne şarkılar yakmışız:
“Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve (atlı kadın. “
“Gittin bu gidiş, bence Ölümden de beterdi. “
“Ela gözlerine kurban olduğum. “
“Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir. “
Ve daha neler neler. Dünyanın en kudretli Osmanlı Padişahı, yüzlerce haremi varken “feleğin kendisini ahu gözlü bir kadına mahkum ettiğini” söylüyor. Ne yazık ki, 18. yüzyıl ortalarına kadar kadının toplumdaki yeri ve sosyal varlığı içler acısı olmuş. Asırlarca ikinci sınıf insan olarak görülmüş. Günlük yaşamlarda, kadına sadece çocuk yetiştiren, kocalarının cinsel zevklerine karşılık vermeye mecbur nesneler olarak bakılmıştır.
Her ne kadar eski Yunan’da Platon: “Kadınlar da aynı eğitimi alırsa, erkek gibi aynı mantığa sahip olur ve kadınlar da iyi yönetici olabilir.” Orta çağda Bilgen’1 i Hildegard: “En bilimsel kişiler kadınlardır.” Sinop’lu Diogene “Sekslerin birleşmesi karşılıklı rızaya bağlıdır” demişler ise de, bunlar çok küçük azınlıkta kalıp i azla etki yaratamamışlardır.
Ne yazık ki büyük filozof Platon için aşk simgesi erkek görülmüş, kadın aşık olunacak değerde bulunmayıp, sadece çocuk yapmaya yaradığı düşünülmüştür.
Büyük medeniyetler bile kadına davranış ve yeteneklerini kullanma özgürlüğü getirmemiştir. Halta örneğin büyük filozof Marcel Proust: “Kadınlar, hiç değişmeyen bir zevkin değişebilir araçlarıdır.” Honore de Balzac: “Tüm kadınların serveti iki bacakları arasındadır.” Nictzsehe ise: “Kadın yüreği, özünde kötüdür.” diyebilmişlerdir.
Diğer taraftan dinler de kadınlara pek büyük haklar getirmemiş, hatta çoğunlukta olan, birçok dinlerdeki din adamları, kadını ve onun uzuvlarını utanılacak günahkar şeyler olarak görmüştür. Kadın hakları öncüleri, Olympede Gouges ve Rosa Lacombe giyotinle öldürülmüşlerdir.
Kadın ve erkeğin arasındaki ayırımların kökü doğadan kaynaklanınca, bunların değişmesi de olanak dışıdır. Ancak bu günkü tetkikler ve bilimsel araştırmalar, bu yapısal farklılıkların, beyin gücünü etkilemediği, hatta kadına daha fazla Özellikler kazandırdığı görüşünü ortaya çıkarmaktadır.
Türk kadını açısından: Eski Türklerde kadınların durumu, aynı devirdeki diğer toplumlardaki kadınlara bakınca, göreceli olarak çok daha iyi gözüküyor. Yapılan araştırmalarda Türklerde “Ailenin” çok önemli olduğu gözleniyor. İskit, Göktürk ve Uygurlarda kadının yeri diğer medeniyetlere ve ırklara nazaran daha iyi gözüküyor. Birçok yerlerde kadınlara eşite yakın görevler verilmiş. Evli kadın kutsal sayıldığından, onlara tecavüz ölümle cezalandırılmış.
İslamiyet’te ise kadınlar hakkında çeşitli görüşler var: İyi ve kötü görüşler çatışıyor. İslamiyet’in doğduğu Arap topraklarında ve oranın koşullarında, kadın açısından yenilik ve iyilikler getiren, devrimci bir din olduğu şüphesizdir. İslamiyet’ten evvel kadın o yörelerde köleden başka bir şey değilmiş. Yani alınıp, satılabilen bir meta imiş. İslamiyet’in doğmasıyla o yöredeki kadınlar açısından büyük gelişmeler olmuş. Ancak, o dönem kadınlara iyi haklar verilmiş olan Türk Devletlerinde, Arap kadınları için iyi olan gelişmenin, Türk kadını için yetersiz kaldığı ve geriye götürdüğünü savunanlar çoğunlukta. Osmanlı döneminde ise bu baskı daha da artmış. Bu devrede kadınlar açısından aleyhte bir başka etkileşim de, Müslümanlığın ve İslam Dini’nin yorumunda, aydın hocalardan daha çok, kendi siyasi etkinlik ve menfaatlerinin zedelenmesini istemeyen, bu sebeple de insanların aydınlanmasını engellemeye çalışan yobazların dini yorumlarının ve tefsirlerinin tutucu nitelikte olmasıdır.
Cumhuriyet devrinde ise, Atatürk’ün kadınlar için getirdiği büyük reform ve haklara rağmen, toplum yapısı kadınlar lehine fazla rahatlık getirmemiştir. Türk kadınına yasalar tarafından tanınan hak ve özgürlükler, günlük yaşamda aynı geçerliliğe kavuşamamıştır. Toplum düze-ilimizdeki sınıfsal yapı farklılıkları, Türk kadınını da sınıflara, bölmüştür. Bundan sonrası ise yüzde şu kadar veya bu kadarlarla giden istatistiklerden ibarettir.
Türk kadınının durumuna spor açısından göz atarsak, durumun içler acısı olduğunu görmekteyiz. 65 Milyon nüfuslu ülkemizde yaklaşık 336 bin erkek ve 36 bin bayan sporcu lisanslı bulunmakta. Avrupa standardına göre zaten çok düşük olan lisanslı sporcu sayısının yanında, Türkiye’de bu düşük orana, bayanların katılma oranı erkeklere nazaran %.!0 gibi çok düşük seviyededir. Gelişmiş ülkelerde ise; kadın ve erkek lisanslı sporcuların, nüfuslarına oranlarına göre sayıları Türkiye’dekinin yaklaşık 25-40 misli daha fazla. Bugün dünyada, kadınlar her türlü sporu yapabiliyorlar. Türkiye’de bu oran çok düşük ve dünya standardının çok gerisinde. Bu da gösteriyor ki, Türk kadınına, spor açısından da devletin desteği çok düşük olduğu gibi, kadınlarımız da henüz sporu tam olarak Özümseyip sevmiyorlar. Ancak çalışan kadınlar ve ekonomik yönden varlıklı kesim, daha çok fiziksel güzellikleri için fitness salonlarına gidiyorlar.